DÜNYADAKİ değişim 1980’li yıllarda başlamıştı.

Rusya dağılırken, Berlin’de de duvarlar yıkılıyordu. Kâinat ‘teknoloji çağı’ ile tanışırken, Türkiye ise mutad darbelerden birini yaşıyordu.

Türk halkı postal tekmesini hassas bölgesine yemiş de olsa, 1983’den sonra demokrasi ipine yeniden sarıldı ve devrimci (Özal) bir liderle globalleşen dünyaya ayak uydurmaya çalıştı.

Tarım ülkesinden sanayi ülkesine geçişi yaşarken Türkiye’nin 46’ncı vilayeti Maraş’da geride kalmadı ve hızla çırçırcılıktan tekstilciliğe geçiş başladı.

Bugün bir çok insan, “Maraş devletten yeterli desteği alamıyor” diye feryat etse de o yıllarda bu kente verilen desteği inkâr etmek, en hafif deyimle ‘nankörlük’ olur.

Hülasa o günlerden bugüne bir çok değişimi yaşadık.

Çırçırcılar tekstilci, terziler konfeksiyoncu oldu ama bu memlekette hem zihniyet anlamında hem de teknolojik anlamda çağa ayak uyduramayan iki sektörden birisi “semerciler”, diğeri “gazeteciler” oldu!

Elbette ‘istisnalar kaideyi bozmaz’ yarası olan gocunsun ama içimizde hala domatesi “tomatis”, maydanozu “maydanız” diye yazıp ardından da köşesinde Türkçe dersi veren “tavacı” arkadaşlarımız var.

Sevgili dostlar bütün bundan daha kötüsü ne biliyor musunuz?

Küçük menfaatler uğruna dün “kara” dediğine bugün “ak” diyen ve kendisine “gazeteci” ünvanını layık görenlerdir!

Bu küçük menfaatçilerin dışında birde zengin yalak var!

Artık kimlere karşı ne gibi açığı var bilinmez, gazetesinde haber yapana köşe yazana, “Aman şu kişiye dokunma, yaman bu kişiye dokunma bizi çarpar” diyenlerimiz de vardır! Bu tipler insanların sırtına binmeyi, onları kullanmayı da iyi bilir ama bilinmelidir ki, “derviş dervişe sırayla biner”miş!

İnanınız köşe başında simit satan seyyar satıcı arkadaş bile bunların ne olduğunu ya da olmadığını çok ama çok iyi biliyor!

Elbette kimseye gazetecilik dersi vermek haddimiz değildir ama özellikle bizler nasıl politikacıları eleştiriyor ve hatta kimi zamanlar ipliklerini pazara çıkarabiliyorsak, kendi özeleştirimizi de yapabilmeli ve kendi yaptıklarımızı da masaya yatırabilme cesaretini gösterebilmeliyiz.

Peki neden bu yazıyı yazma ihtiyacını hissettim?

BİR YİĞİT ADAM, BİR USTA GAZETECİ

BU memlekette bu kadar “eksi”lere bir “artı” katan, “tabuları yıkan” bir gazeteci geldi geçti.

Herkesin sus pus olduğu dönemlerde bile ‘dilsiz şeytan’ olmayı reddedip doğrularını savunan, kimselerin satın alamadığı bir cesur yürek…

“Kral çıplak” diyebilen bir kalem erbabı oldu hep…

“Sermaye gölgesi”nde serinlemektense yanmayı tercih etti hep…

Haksızın türlü çıkar ilişkilerini elinin tersiyle itip, haklının bir bardak çayını tercih eden bir yiğit adam…

Eminim ki okurların çoğu kimden bahsettiğimi anlamıştır!

“Kral çıplak” diyebilen gazeteci Süleyman Canbolat…Onun adı: Süleyman Canbolat

Beraber çalışma şansına sahip olamadım ve hatta aynı meslekten olan biri olarak bu memlekette ikamet ettiği süre içinde kısa selamlaşmaların ötesinde bir birlikteliğim yakınlığım da olmadı ama inanın onun yazılarının en iyi takipçilerinden, okurlarından biri de bendim.

“Öğrenmenin yaşı yok” derler ya o misal ondan çok şey öğrendim, bunu da gururla söylerim.

Çok mücadele etti ama rüzgâr onu aldı tekrar memleketi Adana’ya savurdu ama inanın bir Maraşlı’dan daha çok Maraşlı oldu, bu memleketi çok içtenlikle benimsedi.

Adana’da da olsa kopamadı ikinci bahar gibi ikinci memleketinden… Değişik mecralarda yazmaya devam etti, özgürce ve sınırsızca…

Dedim ki bu abime geçenlerde… “Abi bana da yazar mısın?”

Kırmadı, “Tamam” dedi ve ilk yazısını yazıp yolladı.

Nazım’ın çok sevdiğim bir şiiri ile ona “Hoş geldin” diyerek bu yazıma nokta koymak istiyorum:

Hoş geldin!

Kesilmiş bir kol gibi

omuz başımızdaydı boşluğun...

Hoş geldin!

Ayrılık uzun sürdü.

Özledik.

Gözledik...

Hoş geldin!

Biz

bıraktığın gibiyiz.

Ustalaştık biraz daha

taşı kırmakta,

dostu düşmandan ayırmakta...

Hoş geldin.

Yerin hazır.

Hoş geldin.

Dinleyip diyecek çok.

Fakat uzun söze vaktimiz yok.

YÜRÜYELİM…