BAŞTAN belirteyim; Bu yazı, bir nevi “okurla hasbihal” yazısı. Biraz kendimi anlatacağım, biraz neden yazmıyorum onu izah edeceğim. Biraz neler yapıyorum onu açıklayacağım. Yani bu yazının içeriğinde önemli göreceğiniz bir konu bulamayabilirsiniz.

Biliyorsunuz yeni kitabım “Germenicia; kırılan zaman, susturulan şehir” adlı kitabım çıktığından bu yana köşemde yazmıyorum.

Biliyorum, yazmışım yazmamışım kimsenin çok da umurunda değil ancak işte azınlıkta da olsa, umurunda olan dostlarım, okurlarım da vardır heralde.

Dostlar, bilen bilir bu sütunların yazarı olarak 6 Şubat, benden de iki canımı aldı götürdü. Bu travma beni üç yıldır şehrin dışında bir barakada bir nevi tecrite hapsetti. Hiç bir yere çıkmadan, gitmeden burada yaşıyorum. Özellikle belirteyim, ‘yalnız’ olmaktan şikayetçi falan da değilim.

“Neler yapıyorum”a gelirsek…

Köşemde yazmasam da yeni bir kitap daha yazıyorum.

Amatörce resim yapıyorum.

Bir de eskiler “İşi yok it taşlıyor…” derdi, benimki de o misal, (yine amatörce) diorama yapmaya sardım. Şelaleler, dağlar, köy evleri vs yapıyorum. Sonra bunların hepsini bir platformda biraraya yerleştireceğim.

Kitap okumayı zaten severdim, bugünlerde bolca felsefe okuyorum.

Televizyonum yok. Bir radyom vardı, o da üç aydır bozuk çalışmıyor. Ancak barakamda bir hoparlör sistemi var, 24 saat boyunca çok kısık sesle sadece enstrüman olarak belgesel müzikleri çalıyor.

Sonracığıma deli haplarından alıp uzunca bir süre, dünya ile irtibatımı kesip uyuyorum.

Falan filan işte…

İşte hayata son noktayı koyana kadar da böyle yaşamaya devam…

PEKİ BU YAZIYI NİYE YAZDIM?

DEDİM ya başta biraz “okurla hasbihal” diye…

Aslında beni bu yazıyı yazmaya mecbur bırakan iki kişi oldu.

Birisi Kahramanmaraş’ın önemli siyasi figürlerinden ve benim hayatımda onun öğütlerinin çok önemli yer tuttuğu, çok değerli ağabeyim, dost insan Vahdet Sayın

Diğeri ise yaşı benden bir hayli genç olan, kendini kamuoyuna yansıtmayı hiç sevmeyen, nev-i şahsına münhasır güzel insan, işinsanı Yaşar Pekel

Bir kaç gün önce bu her iki isimle de çok uzun telefon sohbeti yaptım.

“Neler konuştum?” detaylara girmeyeceğim ama önce Yaşar, sonra Vahdet ağabeyle yaptığım telefon konuşması bana resmen adeta terapi oldu desem inanın lütfen.

Her ikisi de neden yazmaya devam etmem gerektiğini ifade ettiler.

Aslında belki de uzun zamandır bunu duymaya ihtiyacım varmış.

Bazen insan, hayatın içinde yürürken kendi sesine bile yabancılaşıyor. Kalem elinizin altında duruyor, kelimeler zihninizde dolaşıyor ama onları kâğıda dökecek gücü kendinizde bulamıyorsunuz. Ben de bir süredir tam olarak böyleydim.

Yaşadıklarımın yükü, kaybettiklerimin acısı ve zamanın insana kurduğu görünmez tuzaklar, bazen en sevdiğiniz şeylerden bile sizi uzaklaştırabiliyor.

Fakat o iki telefon görüşmesinde şunu fark ettim; yazmak sadece benim yaptığım bir iş değilmiş. Meğer yazmak, benim bu şehirle, bu insanlarla ve bu hayatla kurduğum bağın en önemli parçalarından biriymiş.

Belki de insanın dostları, onun göremediği yerleri gören aynalardır.

Yaşar kardeşim de, Vahdet ağabey de bana bunu hatırlattı.

Birisi hayat tecrübesiyle, diğeri genç yaşına rağmen sahip olduğu olgun bakış açısıyla aynı şeyi söyledi:

“Yazmaya devam et.”

Belki kelimesi kelimesine böyle demediler ama söylediklerinin özü buydu.

Ben de düşündüm…

Hakikaten neden yazmayayım?

HİKAYEM DAHA BİTMEMİŞ!

DÜNYA değişir, şehirler değişir, insanlar değişir. Bazen hayatımızın yönü bile değişir. Ancak insanın anlatacak bir hikâyesi varsa, onu anlatmaktan vazgeçmemesi gerekir.

Çünkü yazmak; yalnızca bir fikir beyan etmenin ötesinde bazen bir hatırayı yaşatmak, bazen bir dostun omzuna dokunmak, bazen de hiç tanımadığınız bir insanın yüreğine küçük bir selam göndermektir.

O yüzden bugün yeniden bu köşedeyim.

Eskisi kadar sık yazar mıyım bilmiyorum.

Her hafta yazar mıyım onu da bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var:

Nefes aldığım sürece anlatacak bir hikâyem, paylaşacak bir düşüncem ve bu şehre dair söyleyecek birkaç sözüm mutlaka olacak.

Bu vesileyle, belki farkında olmadan beni yeniden kalemle buluşturan Vahdet Sayın ağabeyime ve Yaşar Pekel kardeşime gönülden teşekkür ediyorum.

Bazı insanlar vardır; uzun konuşmazlar, büyük cümleler kurmazlar. Ama tam zamanında söyledikleri birkaç söz, insanın hayatında yeni bir sayfa açar.

Benim için de öyle oldu.

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim…

Çünkü hikâye henüz bitmedi.

Ben hoşgeldim, peki siz hoşbuldunuz mu?

Yener Atlı Benim Hikayem