Gazeteciler olarak Allah’a emanet yaşıyoruz...

“Kendimize yeten” noktalarda görev ifa etmenin mücadelesini verirken, kimin, nerede, nasıl “darp” edileceğini kimseler bilmiyor, bilemiyor...

Gazeteci misin?

“Vurun kahpeye(!).”

Gazeteci misin?

“Çık kanepeye.”

Gazetecilik demek, “ateşten gömlek” giymek demektir...

Gazeteci demek, “emeği bilmeyen kavatlar” ile amansız mücadeleler vermektir...

Mesleğe yeni başlamış “çömez muhabir” iseniz; “yandınız - bittiniz...”

Hele hele adliye muhabiri iseniz; “şamar oğlanı” olmaya en büyük adaysınız.

Tartaklanırsınız...

İki satır ile kınarlar.

Ağzınız - burnunuz “haşat” edilir...

“Sana bunu yapanın yanına bırakmayız” fasaryaları üretirler...

Ürettikleriyle kalırlar...

“Kal modu”nda oldukları için söylemiş oldukları “boş sözleri” duyar kamuoyu...

Neden yaparlar bunu?

Niçin bu duruşu sergilerler?

“Yaptırımımız yok... Daha ileri gidemeyiz” düşencisinden kurtulamadıkları için...

Bu anlayış doğru mu dur?

Değildir.

Böyle anlayışa “amenna” denebilir mi?

Denemez.

Bu mantık ile hareket edenlerin “samimi” oldukları söylenebilir mi?

Söylenemez.

Çünkü söylense ve bu duruş gösterilse;

Kesinlikle “sıhhi” değildir...

Sağlıksızdır...

Yalandır...

Hem de daniskasından.

***

Güzel ülkemin en cesur, en atak, en üretken, en hakkaniyetli, en müsamahakâr, en sevilen adliye muhabirleri sadece görevlerini yaptıkları için darp edilirler, bir yanları kırılır...

TIK yok...

IK var.

Kıran bellidir...

Kırdıran bellidir...

Aymazdırlar...

Şımarıktırlar...

Yaramazdırlar...

Haşarıdırlar...

Kendini bilmezler...

Kural tanımazlar...

Ayakları yere değmeden yürüdüklerini sanırlar...

Belli ki birçoğu “Kavatlık Okulu”ndan “yıldızlı pekiyi” ile mezun olmuş.

***

Gazeteci dövülüyor...

Madara pozisyonuna getiriliyor...

Ağzı burnu dağıtılıyor...

Bazı züppeler tarafından paçalarından tutulup, “paçavra” ediliyor...

Meseleyi “geçmiş “olsun” ile geçiştiriyoruz...

En acısı; “Yaptırım sorunu... Yapacağımız başka bir şeyimiz yok... Keşke olsa idi” diyecek kadar komikleşip, acizleşebiliyoruz...

Gazeteciyi DARP eden serbest bırakılıyor...

Bir anlamda değil, bin anlamda daha diri, daha şımarık, daha uçarı, daha haşmetli, daha mukavemetli olmalarına önemli sayılabilecek katkılar sağlanıyor...

Sonuca bakıyorsunuz;

Önce TISSS sesi, sonra da FISSS sesi duyuyorsunuz...

***

Parmak kıranlara “dondurmalı baklava” neden ikram edilmiyor?

Bunu anlayabilmiş değilim.

***

Adana’da Doğan Haber Ajansı Muhabirlerinden Fatih Karaçalı’nın parmağını kırdıktan sonra O’na hakaretler yağdıran, annesini, babasının dayağından korumaktan aciz kendini bilmeze söyleyeceklerim var;

“Baban, anneni dayak delisi etmiş... Annen de haklı olarak canından bezmiş... Babandan bıkmış, usanmış... Adli mercilere sığınarak, yardım talebinde bulunmuş... Baban anneni, sen de sadece ama sadece görevini yapmaya çalışan gazeteciyi DARP ediyorsun... Ne farkın kaldı babandan? Kimsin sen? Sana bu hakkı kim veriyor? Sen babanın oğlusun...

Yani ikiniz ‘delikli kuruş’ bile etmezsiniz.”