Türkiye’nin en büyük şairlerindendi Abdurrahim Karakoç...
Ne şu, ne bu “O”...
Çok yalın, çok anlaşılır ve akıcı bir dili vardı Karakoç’un...
O’nun şiirlerinde inanılmaz farklılıkların olduğunu çözmekte zorlanmazdınız...
İçinizden bir şeyler kopartarak akar gider satırlar...
Kahramanmaraş’ın Göksun İlçesine bağlı Ekinözü Köyünden çık, Türkiye ve hatta dünyanın konuştuğu şair ol...
Kolay değil bu...
Ve bu, “ben şöyle birisi olacağım” istemi değildir...
Kendiliğinden gelişir bazı şeyler...
Öncelikle Allah vergisi özelliklerin olacak, ondan sonra sen, o Allah vergisi özelliklerinle bezemeler yapacaksın...
Mesele budur...
Böyle bir durumun ve duruşun yok ise, senin meselen “mesela”laşır, “keselen”e dönüşür...
* * *
Asrın şairi kim? diye sorulsa bana;
Tek kişinin adını söylerim, “Abdurrahim Karakoç...”
Herkesin sevdiği örnek aldığı, “ben de o’nun gibi olacağım” dediği bir şair vardır...
Fakat bu iş “sipariş” işi değildir...
Önem arz eder, özeldir çünkü.
* * *
Yıl: 1987...
“En Genç, En Cesur Gazetecisi Ödülü”nü almak için davet almıştım...
Tören için Ankara’dayım...
Abdurrahim Karakoç, o yıllarda “Mihriban” şiiri ile Türkiye’nin konuştuğu isim...
Herkes onun peşinde, herkes onu istiyor, herkes onunla çalışma uğraşı veriyor...
Adı okunanlar, teker teker ödülünü alıyor, mikrofonda bir şeyler söylüyor, çekiliyor...
Abdurrahim Karakoç’un adı okununca, büyük bir uğultu koptu...
Çok kişi, O’nu görmek için ayağa kalktı...
Bekledim...
Bekledik...
Ancak “yılın şairi” ödülünü almak için adı okunan Karakoç gelmemişti...
Kaldı ödülü...
Kim aldı? Nasıl aldı? Bilemiyorum.
* * *
Çok uzun yıllar sonra bir araya geldik Karakoç ile...
Onunla bir kaç kez röportaj yapma şansım oldu... Ankara’daki ödülü neden gelip almadığını sordum, şu cevabı verdi, “Alınmayan ödül gerçek ödüldür benim için...”
Çözemedim verdiği yanıtı...
Hala da çözebilmiş değilim.
* * *
Abdurrahim Karakoç işte böyle biriydi...
Mükemmeldi, muhteşemdi...
“Adam gibi adam”dı...
Böyle yaşadı, böyle öldü.
* * *
“Kahramanmaraşlıyım” derken gözleri parıldayan biriydi Karakoç...
Ardında bıraktığı unutulmayacak güzelliklerle birlikte göçtü gitti...
Adı kaldı yadigâr...
Bize düşen ne?
Daha doğrusu “şehremini” ye düşen görev ne?
Şehrin en anlamlı yerine heykelini dikmek, “elle tutulur” bir yere de adını vermek...
Abdurrahim Karakoç yaşamış olsaydı bunu asla istemez, reddederdi...
Çünkü O’nu iyi tanıyorum, böylesi işlere “hoşni feşni işler” dediğini biliyorum.
* * *
O, böyle bir duruş gösteren birisiydi...
Fakat O’nun adı Abdurrahim Karakoç...
Bizler, bu noktada “nokta vuruş” yapmalıyız, o güzel insanın kadrini - kıymetini bilmeliyiz, yapmamız gerekeni de “adam gibi” yapmalıyız...
Buna mecburuz ve dahi mahkûmuz.
* * *
Öksüz kalan “Mihriban” ile anacağız, o unutulmaz türkü ile yaşatacağız seni...
Hem de tüm itirazlarına rağmen.
Toprağın bol, mekânın cennet olsun, kabrin nurlarla dolsun güzel insan.