ZEBANİ İLE PAZARLIK!

Yoğun bulutların arasından devasa bir kuşun sırtında çıkageldi...

Bembeyaz giysiler içindeydi...

***

-- Hazır mısın?

-- Neye hazır mıyım?

-- Seni götürmeye geldim...

-- Nereye?

-- Nenenin - dedenin yanına...

-- Niye ki?

-- Emir büyük yerden...

-- Ben, emir - memir dinlemem arkadaş... Yanlış adrese geldin.

-- Seni almam emredildi laga - luga etme peşimden gel...

-- Yahu arkadaş kimsin sen? O'nu söyle bari...

-- Bana Zebani derler...

-- İyi de, bu gibi işler Azrail'den sorulmuyor mu?

-- Beni sana Azrail gönderdi... Hadi, uzatma düş önüme...

-- Gitmiyorum...

-- Arkadaş bela mısın nesin... Gitmem ne demek? Eşek gibi geleceksin...

-- Bizim dilimizi konuşuyorsun... Nereden öğrendin?

-- BEN "herkes" olabilirim, ama "herkes" BEN olamaz... Her dili bilirim... Böyle bir özelliğim var...

-- Üzerine bindiğin Deve Kuşu değil mi?

-- 'O' kuş Anka Kuşu'dur... Deve misin nesin.

-- Beni götürme sebebini söylemezsen şuradan şuraya gitmem... Vallaha da gitmem, billaha da gitmem.

-- Tamam, dinle o zaman: Senin gazeteci arkadaşların, ağabeylerin bizim orada gazete kurdular... 27 senedir devam ediyor... Oralarda neler oluyor? Malı kim götürüyor? Kim, kimden torpilli? Ağa babalarının arkasına gizlenen kimler? Tüm bunları gazeteden öğreniyorduk...

-- Ne oldu? Gazete mi kapandı? Boykot mu var? Neden başkaları değil de ben?

-- Kapanmadı ama kapanmak üzere... Sayfalardan sorumlu Osman Sayın diye biri var... Kendisinden önce buraya gelenlerle birlikte çalışıyor...

Bu arkadaş, "Kahramanmaraş'ta yapacaklarım bitmedi" diyor da başka bir şey söylemiyor... Çok inat... Dönmek istiyor... "Olmaz" diyoruz, dinlemiyor, cezadan da korkmuyor...

-- Sonra ne oldu?

-- Ne olacak "konsey" kuruldu...

-- Konsey mi, O da ne?

-- Nihai kararı verenler...

-- Onların verdiği karardan bana ne?

-- O karar sonrasında sende karar kılındı... Senin gelmen uygun görüldü...

-- Uygun gören kimler?

-- Tahtalıköyün müdavimi olan Kahramanmaraşlı gazeteciler...

-- Son karar mı bu?

-- Evet...

-- Değişmez mi?

-- Değişmez...

-- Bu gibi hallerde rüşvet işler mi?

-- Sakın ha... Azrail duymasın... Oyar seni... Oralar burası gibi değil... Oralarda kimse böyle işlere girişmez... Tenezzül de etmez...

-- Kaçarım göçerim yok mu yani?

-- Yok...

-- Peki, ben sana bir şey önersem Zebani kardeş...

-- Bana kardeş deme...

-- Ne diyeyim?

-- "Baduda" de...

-- O ne demek?

-- "Güçlü, azametli, haşmetli" demek...

-- Benim yerime gidecek olanlar var... Mesela Mehmet Fiskeci var, mesela Bekir Doğan var, mesela Abit Vanlı var... Onları götür... Onlar benden daha iyi sayfa çizer, yazı yazar... Söz veriyorum, 10 yıl sonra aranıza katılır, görevi devralırım...

-- Benimle pazarlık yapma...

-- Pazarlık yapmıyorum, akıl danışıyorum...

--Hadi zamanımız çok dar... Lafı daha fazla uzatma, ardıma bin...

--Almam gereken ekipmanlar var...

-- Ne var?

-- Ekipmanlar... Yani orada kullanacağım alet - edevatları almadan gidersem, Azrail sana fırça atar... Beni geri getirmek zorunda kalırsın...

-- Sana "bir dirhem" zaman veriyorum hemen al gel...

-- Kullanacağım malzemeler elimde Zebani önde, ben arkada düştük yollara.

***

-- Duuuuuuur Zebani...

-- Yine n'oldu?

-- Şapkam uçtu...

-- Uçtuysa uçtu... Şapka için geri dönülür mü?

-- Şapkamı almadan gitmem... Atlet ile gelirim şapkasız gelmem... Kuşu geri döndürmezsen atarım kendimi aşağı...

- Fesuphanallahhhhhhh...

Burnundan dumanlar çıkıyordu Zebani'nin... Belli ki çok öfkelenmişti... Kuşu, ani bir manevra ile döndürdü, pike yaptırdı, bir süre sonra da "zınk" diye durdurdu... Şapkam, dağın zirvesine takılmıştı... Gitti aldı... Başıma takacağına kıçının altına soktu.

***

Çok ince yollardan geçtik... Sırat Köprüsü gibi bir şeydi... Ne kadar uçtuk, daha ne kadar uçacağız bilemiyorum... Sırtımdan dumanlar çıkıyor, her yanım yanıyordu... Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik... Fokurdayan kazanların yanından geçtik... "Ya beni de bu kazanların içine atarlarsa?" düşüncesi kapladı tüm uzuvlarımı... Süt dökmüş kedi gibiydim... "Yolun sonuna geldik" sesiyle irkildim...

Yolun sonu neresiydi? Bana ne yapılacaktı? Önümde yürüyen Zebani, hemen önünde duranlarla bir şeyler konuştu... Konuşmalarını anlayamıyordum... Zebanice mi konuşuyorlardı? Ya da başka bir lisan mıydı kullandıkları...

***

Zennube misali kıvırtıyor, zangır zangır titriyordum... Çok karanlık bir yere götürdüler, "burada bekle" dediler... Atıldığım yer neresiydi? Ne kadar bekleyecektim? Kimi bekleyecektim? Terler boşaltıyordum... Korkuyordum... Uyumak istiyordum...

Gözlerim kapandı, dalıp gitmişim.

***

Büyük sarsıntılarla uyandırıldım... Korkularım daha da depreşmişti...

Sonumu merak ediyordum... Her yanları kıllarla kaplı olan birisi, ellerini kollarını oynatarak; "Birazdan konsey toplantısına alınacaksın, hakkında karar verilecek" dedi...

Eli mecbur bekledim.

***

"Süloooooooooooooo" diye sesleniyordu birisi... Tanıdık bir sesti...

Dönüp baktım, Osman Sayın... Boynuma sarılırken isteğini söyledi; Kahramanmaraş'ta yapacaklarım var... Dönmem lazım... Bunu bir türlü anlatamadım... Bana yardım et, gel bu işi üstlen... Söz veriyorum, Kahramanmaraş'taki işlerimi bitirir bitirmez geri dönerim...

Zebanilere dondurma ve acı biber sözümü de yerine getirmiş olurum...

Sana sonsuz güvenim var Sülo... Beni kırma, dediğimi yap... Sözümün eri olduğumu herkesten daha iyi bilirsin...

-- Osman ağabey, ben buraya "geçici statü" ile getirildim... Aranızda olmayı çok isterdim... Konsey'i ikna ettim... "Senden bir bok olmaz" dediler... Siz, iyisi mi Abit Vanlı, Mehmet Fiskeci'yi, ya da Bekir Doğan'ı getirtin... Onlar benden çok daha iyiler, çok daha tecrübeliler.

***

Belli ki, söylediklerim zoruna gitmişti Osman Sayın'ın... Hayal kırıklığına uğramıştı... Konuşmadı... Yüzüme bakma gereği duymadan çekip gitti...

Derinden bir "oh" çektim, Zebani'nin terkine bindim... Tekrar düştük yollara... Beni aldığı yere bırakıp, toz dumanlar içinde kayboldu...

O'na teşekkür bile edemedim.